5 Temmuz 2018 Perşembe

SİVAS VE BAŞBAĞLAR ARASINDAKİ BAĞ

Temmuz ayı zor bir ay. Yakın tarihimizde sadece 3 gün arayla yaşanan iki olayın yıldönümü bu aya denk gelir. 1993 yılının 2 Temmuz'unda Sivas'ta, 5 Temmuz'unda da Erzincan'da yaşanan iki saldırı tarihimize hem kara leke hem de büyük acı olarak geçti. Yıllardır "iki olay arasında bağlantı var mı yok mu" yönünde bir tartışma yapılır. Günümüzdeki kutuplaşmanın etkisinde kalmadan tartışmaya katkısı olması için bu iki katliamın yıldönümünde bazı bilgileri hatırlatmakta fayda olacaktır. Çünkü bu iki saldırı arasındaki bağlantının bilinmesi, günümüzdeki bazı olayları anlamamız açısından  da fayda sağlayacaktır.

Dünya için dengeler 1990'larla değişmeye başlasa da, Türkiye açısından bu denge değişikliğine uyumun süreci, 1980 yılının 12 Eylül'ünde gerçekleştirilen darbeyle başlatıldı. Soğuk Savaş bitecekti ve dünya bir liberalizasyon sürecine sokulacaktı. Plan emperyalizme aitti. Önce hedef belirlendi. Milli devleti savunacak unsurlar arasında, her ne kadar birbirleriyle kıyasıya siyasi mücadele içinde de olsalar, emperyalizme karşı ortak tutum alabilecek milliyetçiler ve solcular yer alıyordu ve onlar tasfiye edilmeliydi. Bu nedenle 12 Eylül darbecileri en çok bu iki siyasetin üzerine balyoz gibi indi. Bu darbe sonrasında oluşan boşluğu doldurması için (dindar ve temel haklarını savunan diğer yurttaşlarımızı kastetmediğimi vurgulayarak belirteyim) gericilik ve bölücülük devreye sokuldu. Örneğin Mamak'ta, Ulucanlar'da ve ülkemizin dört bir yanındaki cezaevlerinde milliyetçiler, ülkücüler, solcular büyük darbeler yerken, Diyarbakır Cezaevi'nde bir terör örgütünün temelleri atılıyordu. Terör örgütü PKK'nın daha sonra Akademi olarak niteleyeceği bu cezaevinde çok sayıda etnik Kürt milliyetçisi örgütlenme yok olurken, PKK isimli örgüt güçlenerek isyan hareketini geliştiriyordu.

Milli devleti savunacak direniş kodlarına yönelik bu taarruzdan sonra milli devlette oluşturulacak çatlaklar belirlendi. Adı üstünde devletin karakteri milliydi ve bu devletin çatısı altındaki her insan, etnik kökenine, mezhebine, inancına bakılmaksınız bu devletin vatandaşıydı. Önce bu vatandaşlık bilincinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Ülkemizde hem zenginliğimiz hem de fay hatları mezhepsel ve etnik zenginliğimizdi. Bunları söylemek, geçmişte hiç problem olmadığı anlamı taşımasın. Elbette çok uluslu imparatorluk geleğinin mirasçısı sayılabilecek Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana Doğu ve Güneydoğu eksenli etnik gerilimler yaşanıyordu. Hatta imparatorluk döneminde de yaşanan isyanlar, hareketler oldu. Ancak Cumhuriyet yönetiminin taviz vermeyen kararlı tutumu isyan girişimlerini bastırmada etkili olmuş, siyasal Kürtçülük uzunca bir süre sesini çıkaramaz hale gelmişti. Ayrıca yine 12 Eylül öncesinde Kahramanmaraş, Çorum gibi kentlerimizde yaşanan saldırılar, mezhepsel anlamda Alevi vatandaşlarımızın belleğinde olumsuz bir anı ve acı olarak kalmıştı.

1980'lerde oluşturulmaya çalışılan zemin de, zaten bu çatlaklar üzerine inşa edilmeye çalışıldı. Yıllarca bizlere aktarılan emperyalizmin "böl ve yönet" saldırısının ana unsurlarını işte bu etnik ve mezhepsel zenginliğimizin parçalanması sağlayacaktı. Daha sonra benzerini Irak'ta çok kanlı bir şekilde gördüğümüz bu kırılma için, aynen Birinci Dünya Savaşı'nı çıkaran Avusturya Macaristan Veliaht Prensi'nin öldürülmesi olayı gibi bir fitil gerekiyordu. Fitil, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta ateşlendi. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'a giden aydın ve sanatçıların kaldıkları Madımak Oteli'nin önüne, provokatörlerin çağrısıyla toplanan güruh, oteli yaktı. Çıkan yangın sonucunda 33 aydın ve sanatçı, 2 otel görevlisi hayatını kaybederken, olaylarda iki de gösterici öldü.

Olaylar sırasında güvenlik güçlerinin müdahalede zayıf kalması çok tartışıldı. Hatta günler öncesinden gizlice dağıtılan bildiriler, halkı bu kalkışmaya teşvik eden provokatörler görmezden gelindi. İlginç olan noktalardan biri o dönem Türkiye'yi yöneten koalisyon hükümetindeki iki partiden biri Tansu Çiller liderliğinde merkez sağ siyaset eksenli Doğru Yol Partisi, diğeri ise Erdal İnönü liderliğinde sosyal demokrat bir programa sahip Sosyal Demokrat Halkçı Parti'ydi. Katliamdan sonra SHP'ye yönelik sol tabanda büyük eleştiriler oldu.

Saldırı sonrasında katledilen aydın ve sanatçılar üzerinden mezhep tartışmaları başladı ve Alevilerin hedef alındığı ileri sürüldü. Oysa büyük bir yanılgı vardı. O olaylarda aralarında aydın ve sanatçıların bulunduğu kişilerin 18'i Sünni, 19'u Alevi mezhebinden insanlardı. Yani mesele mezhep eksenli değildi. Provokatörlerin attığı sloganlardan bir tanesi meselenin özünü göstermesi açısından ipucu niteliği taşıyordu: Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak.

Türkiye Madımak'ın yasını tutarken, başka bir acı haber Doğu Anadolu Bölgemizden geldi. Madımak katliamının 3 gün sonrasında, yani 5 Temmuz'da PKK terör örgütü, Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı olan ve Sünni vatandaşlarımızın ağırlıkta bulunduğu Başbağlar köyüne saldırdı ve korkunç bir katliam gerçekleştirdi. Köye giren militanlar önce yaklaşık 1,5 saat boyunca örgüt propagandası yaptı. Ardından topladıkları tüm erkekleri kurşuna dizdiler. Burada 29 kişi hayatını kaybetti. Ardından köyde bulunan 214 ev, köy okulu, köy camii, halkevi yakıldı. Yakılan evlerde saklanan 1’i kadın 4 kişi de yanarak can verdi. Böylece Başbağlar'daki katliam gecesinde toplam 33 vatandaşımız katledildi.

Kumpaslar döneminde FETÖ militanları, Başbağlar katliamının perde arkasında sözde Ergenekon yapılanmasının olduğunu ileri sürmüştü. Hatta karanlık bazı isimler üzerinden "katliamı devlet yaptı" demeye getirdiler. Ancak Başbağlar katliamının PKK terör örgütü tarafından yapıldığını bizzat terör örgütünün elebaşları itiraf etmişti. Hatta bunu "Madımak'a misilleme" olarak vurgulamışlardı. Bunlardan biri terör örgütünün en azılı elebaşılarından Murat Karayılan'dı. Karayılan, terör örgütünün saldırı tarihini anlattığı "Bir Savaşın Anatomisi-Kürdistan'da Askeri Çizgi" kitabında katliamı örgütün yaptığını şu sözlerle itiraf etmişti: "Yer yer hedeflerin doğru tespit edilememesi sonucu sivil kayıplar yaşandı. Özellikle Dersim eyaletinde Madımak Oteli katliamına 'misilleme' olsun diye Erzincan'a bağlı Türk kökenli faşist bir köyün vurulması olayı yaşanmıştı. Ardından aynı yörede başka bazı sivil hedeflerin de vurulması bize zarar vermişti."

Yine örgütün yayın organlarından Serxwebun'da kendi arkadaşları tarafından "kaza" ile vurulan ve örgüt tarafından "şehit" sayılan Ercan isimli teröristten söz edilirken 28 Mayıs 1997 tarihli yazıda katliamı bu örgütün gerçekleştirdiği ve : "Bir kere Ercan’ın Başbağlar olayıyla uzaktan yakından ilgisi yok. O olaya katılan arkadaşlarla bizzat konuştum. Ercan o olayda olmadığı gibi, alakalı da değil. Zaten o olaydan dolayı partinin kimseyi ciddi şekilde suçlaması da söz konusu değil. Hatta olay üstlenilmişti."

Aynı PKK terör örgütü, Sivas'taki katliamın da kendilerine karşı Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir hamlesi olduğu safsatasını savunmuştu: "Nasıl ki, 1978'in sonları ve 1979 başlarında partimizin çıkışına karşı Maraş katliamı hayata geçirildiyse, 2 Temmuz 1993 tarihinde gerçekleşen Küpeli Dağı katliamı gibi Sivas katliamı da ulusal kurtuluş savaşımıza karşı gerçekleştirilen bir katliam niteliği taşıyor." (Serxwebun, Sayı: 139, Temmuz 1993, s. 4)

Aynı sayıda Sivas ve Erzincan'ı bir bütün olarak gören ifadeler de dikkat çekiciydi: "En başta Sivas'a yakın olan ve buradaki halkımızı giderek etkisine alan Dersim'de ulusal kurtuluş savaşımız kök salıyor. Ezincan'da gerilla mücadelesi giderek gelişiyor. Bu gelişmeler Koçgiri'yi ve oradan da Sivas'taki potansiyeli etkileyerek, halkı mücadele saflarına kanalize ediyor. Böylesi önemli gelişmelerin yaşandığı bir süreçte, böyle bir katliamın yaşanması bu anlamda düşündürücüdür ve bununla bağlantısı vardır."

Önemli bir ayrıntı, bu katliamı gerçekleştirdiğini bizzat yargılandığı duruşmada teröristbaşı Abdullah Öcalan'ın söylediği Dr. Baran kod adlı terörist ile katliama katılan çok sayıda teröristin daha sonra çeşitli tarih aralıklarıyla ölmesi, öldürülmesi oldu.

Örgüt daha sonra bu katliamı, Türkiye'deki mezhepsel gerilimi tırmandırmak, sözde "Dersim eyaleti" adını verdiği bölgede yaşayan Alevi vatandaşlarımızı kendi yanına çekmek için kullanmaya çalıştı. Bu olayları planlayanların desteklediği bu kara propagandaya göre "Devlet Alevileri öldürmeye, yok etmeye çalışıyor, PKK terör örgütü ise hem Kürt hem de Alevi kökenli vatandaşlarımızı korumaya çalışıyor"du. Azınlık bir kesimde etkili olan bu yalanlar, büyük çoğunlukça reddedildi. Zamana yayıldığında ise bu yönde etnik ve mezhep söylemi, örgütün siyasal alanındaki propagandanın da malzemesi haline gelmişti. Maalesef iktidarda olsun, muhalefette olsun bazı sorumlu isimlerin mezhep provokasyonuna katkı sağlayan bazı açıklamaları, bu kara propagandanın etkisini artırdı. Yine de örgüt Alevi vatandaşlarımızdan destek göremedi.

ABD'nin Ortadoğu coğrafyasına etnik ve mezhep eksenli ayrıştırmayı katarak yaptığı saldırıya rağmen Türkiye, komşu ülkeler Irak ve Suriye'deki gibi bir çatışma ortamına sürüklenmedi. Geriye ise bu cehennemi oluşturmaya çalışanların Madımak ve Başbağlar'da bıraktığı enkaz kaldı.

Hem Madımak Oteli'nde ve Başbağlar köyünde alçakça katledilen sanatçılarımızı, aydınlarımızı, vatandaşlarımızı rahmet ve minnetle anıyorum. Büyük Türk milleti sonsuza kadar bu canlarımızı hafızasından silmeyecektir.

Hiç yorum yok: