2 Temmuz 2018 Pazartesi

KOYUN KİM?

Psikolog veya sosyolog değilim. Ama meslek gereği sürekli insanlarla iletişim kurduğumuz için elbette akademik çerçevede olmasa da, gözleme dayanarak psikolojik veya sosyolojik tahliller yapabiliyoruz.

Biliyoruz ki, her insanın psikolojisi, duygu dünyası aynen parmak izleri gibi farklılıklar arzeder. Belli konularda birey olarak değerlendirmelerimiz mevcutken, bazı konularda daha fazla insan ile bir araya gelerek ortak konularda birleşebiliyoruz. İnanç, düşünce, üretim merkezli olmak üzere kurulan bu ilişkileri örgütlenme veya teşkilatlanma olarak adlandırabiliriz. Bu örgütlenme içinde farklı psikolojideki, duygudaki insanlar bir araya gelip, ortak bir düşünce geliştirebiliyor. Taraftar toplulukları, sivil toplum örgütlenmeleri, kamu yararına dernekler vs. bu çerçevenin içine girebilir.

Örgütlenme ihtiyacının ortaya çıkışı da Marksizmin materyalizm anlayışına göre, ilk insan topluluklarına kadar uzanmaktadır. Üretim fazlasının ortaya çıkması ve bu fazlanın pay edilmesi süreci, devlet örgütlenmesine giden yolu açmıştır. Devlet gücü üst piramidi oluştururken, bu gücün yönetimindeki insanlara da zaman içerisinde toplum, devleti yönetenlere ise politikacı veya bürokrat denmiştir. Bu mekanizma, bundan 150-200 yıl kadar öncesine kadar, ağırlıklı olarak tepeden yönetilmiştir. İnsan toplulukları tarikat, mezhep, meslek gibi çeşitli konularda ve yapılarda teşkilatlansa da, siyaseti yönlendiren yine halk yığınları değil, o tepedeki örgütlenmeyi yöneten ana erktir. Halkın düşünceleri pek hesaba katılmamıştır. Ancak 1640 İngiliz ve özellikle de 1789 Fransız ihtilaliyle beraber burjuvazinin tarih sahnesine çıkışı, bu sınıfın emeğini özgürce pazarlayacak bireye olan ihtiyacı insan unsurunu önemli kılmaya başlamıştır. Bu dönemden sonra siyasi ve mesleki alt örgütlenmelerin zamana yayılarak giderek yükseldiğini görüyoruz. Adeta günümüzü önceden gören Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon da 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında tabandan yükselen hareketliliği "kitleler çağı" olarak nitelemiştir. Le Bon, bu gücün doğuşunu "Eski inançların sarsıldığı ve kaybolduğu, toplumun eski direklerinin birer birer yıkıldığı halde, kalabalıkların baskısı ve nüfuzu, hiçbir şeyin baskısı altında olmayan, hükmü daima büyüyen bir güç haline getirmiştir" sözleriyle anlatmaktadır. 20. yüzyıl, çok sayıda insanın bir araya gelerek, farklı farklı hedefler doğrultusunda kurduğu örgütlenmelere tanık olmuştur.

Avrupa merkezli bu değişimin bölgemize ve ülkemize de yansımaları olmuştur. Birbirine zıt düşüncelerde de olsa kitle hareketleri özellikle siyasete müdahalede, yönlendirmede etkili bir silah haline gelmiştir. Yakın tarihimizde dijital çağ, bu gücü daha hissedilir kılmıştır. "Toplum böyle istiyor" diyerek gerçekleştirilen birçok politik eylemin perde arkasında bu kitle gücünün yattığını söyleyebiliriz. Ancak yine Gustave Le Bon'a atıf yapacak olursak, "toplum istiyor" ifadesiyle gündeme getirilen talebin teorisyenin aslında bir önderlik olduğunu görürüz. Önderlik, talebini sunar, bu talebe inanan insanlar da peşinden yürümeye başlar. O talep ne kadar çok kalabalık insanda kabul görürse, talebi gündeme getiren irade elini güçlendirir ve iktidarı ya fiilen ya da fikren ele geçirir. İnsanlık tarihi ve özellikle son yüzyıl bu konuda çok sayıda örnek barındırmaktadır. Bu süreçte, örgütlenme modeline göre önderliğe veya yönetimi oluşturan kadrolara eleştiriler yapılabilir. Ancak hedef bellidir, o hedefe yürünürken, peşinden gelen kitlelerin dağılmaması esas alınır.

Sadece hedefine yürüyen kişi/lider veya kadro değil, karşısındaki rakipler de kendi kitlelerini konsolide etmeyi hedefler. Bu çerçevede siyaset arenasında, çok sayıda örgütlenmenin (siyasi anlamda) çarpışmasını görürüz. Bu çarpışma sırasında fikirler, projeler, hedefler ortaya konar ve bu genellikle toplumun tamamına kazandıran bir sonuç ortaya çıkar. Örneğin iktidarı ele geçiren güç, dönem dönem rakiplerinin çıkışlarından, eleştirilerinden veya önerilerinden faydalanabilir.

Örgütlenme, kitle psikolojisi ve siyaset arasındaki ilişki bağlamında günümüz Türk siyasetinde farklı düşüncedeki kitlelerin çok sert bir şekilde karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Ancak bu mücadelede, iktidar karşıtlarının aktardığımız gibi iktidara yol gösterici, iktidara destek veren insanları kazanmacı bir yöntem/söylem benimsediğini söyleyemeyiz. Yazımızın başlığındaki sorunun nedeni de, bu muhalefeti sorgulamaktır. Dijital teknolojinin ürünlerinde ve günlük hayatımızda artık sıkça okuduğumuz, duyduğumuz "koyun" kelimesine, muhalefeti destekleyen ve kendisine "sol-ilerici" tanımı kullanan kesim tarafından siyasi bir anlam katıldı. "Çobanının peşinde sorgulamadan giden koyun sürüsü" anlamında yapılan suçlamanın ne kadar doğru olup olmadığını, muhalefetin artık sorgulama vaktinin gelip geçtiğini düşünüyorum. Bu suçlayıcı ve hatta küçümseyici kelime, "siyasette farklı düşünen insanı kazanmalısın" gerçeğine ters düşmesinin ötesinde gerçeği de yansıtmıyor. Neden mi?

24 Haziran seçimlerinden çıkan sonuç, bu gerçeği pekiştirmiştir: Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye seçmeninin öyle ya da böyle yüzde 50'sine yakın bir desteğe sahip bir lider. Bu lider, kitlesine bir hedef koymuş ve bu kitle, bazı eleştirileri alt veya üst perdeden söylese de, liderinin peşinden gitmeye devam etmiştir. Bu kitleyi koyun olarak suçlayan kesim ise bir politik alternatif oluşturamadığı gibi, beğenmediklerini açık açık beyan ettikleri yöneticilerin, kadroların söylemlerinin dışına çıkmamaya özen göstermiştir. Bunun en çarpıcı örnekleri 2014 Cumhurbaşkanlığı ve 2018 Meclis seçimleridir. 2014 yılı Ağustos ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 38 oy alan Ekmelettin İhsanoğlu'nun adaylığına muhalefet eden insanlar, yöneticileri "tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz" dediği zaman gidip bu adaya oy vermişlerdir. Hatta seçim sonrası "İçimize sinmedi" itirafını da yapmışlardır. Bu itirafı yapan aynı kitle, 24 Haziran Meclis seçiminde de, ölümüne karşı çıktığı PKK terör örgütünün siyasi kanadı olduğunu sağır sultanın duyduğu ve hatta kendi yöneticilerinin ilan ettiği bir partiye gidip oy verilmesini savunmuştur, kimisi de bu oyu vermiştir. Bu oyda, yine Ekmelettin İhsanoğlu örneğinde olduğu gibi, yöneticilerinin propagandası etkili olmuştur. Yani yine gönül el vermediği halde gidip oy kullanılmıştır.

Özetle bir tarafta (beğenelim beğenmeyelim) liderine inanan, taleplerini destekleyen, inanan bir kitle, diğer tarafta ise önüne çözüm veya bir hedef/ideal koyamayan yöneticisinin ifadesiyle "tıpış tıpış" gidip benimsemediği adaya veya nefret ettiği örgütün partisine oy veren karşıt bir kitle. Geçmişten günümüze başarılı olan örgütlenme modellerini gözümüzün önüne getirerek, sizde benim gibi bu fotoğrafa baktığınızda "koyun kim" ve "bu bakış açısıyla siyaset yapılır mı" sorularını sormaz mıydınız?

Hiç yorum yok: