31 Mayıs 2018 Perşembe

HANGİ MÜTTEFİK? – 3


Türk Dil Kurumu (TDK)’nun 1969 tarihli sözlüğünde “müttefik” kelimesinin karşılığı olarak “Bağlaşık, birleşik” tanımı yapılıyor. İnternetteki TDK sözlüğünde ise sadece “bağlaşık” tanımı yer alıyor. Aynı şekilde internetteki TDK sözlüğünde “bağlaşık” karşılığında ise şu iki tanım yapılıyor:

1. Aralarında anlaşma veya sözleşme sağlanmış olan (kimse veya topluluk), müttefik
2. Sonuç, sebep gibi birbiriyle sıkı sıkıya bağlı ve karşılıklı bağımlı olan (nesne, terim)

Evet, müttefik tanımı tam olarak buydu. Aralarında bir anlaşma, sözleşme yoluyla birliktelik oluşmuş iki veya daha fazla kişi veya topluluğun birlikteliğiydi. Topluluk olarak en üst tanım da, devletleri sayabiliriz. Devletler de, yaptıkları anlaşma veya sözleşmelerle güçlerini birbirine bağlayarak, ortak bir amaç çerçevesinde asgari müşterekte bulunarak hareket ediyorlar. Buna da müttefiklik ilişkisi diyebiliriz. Binlerce yıllık tarihi nedeniyle Türk devletlerinin de tarihin her dönemi müttefiklik ilişkisi kurduğu devletler olmuştur. Yazımızın konusu, Türkiye’nin NATO üyeliğiyle birlikte Batı dünyası ile müttefiklik olduğu için bu dönemden itibaren yaşananları ele almaya çalışacağız. Bir önceki yazımızda bir nebze “Kıbrıs meselesi” ile ilgili ABD ile yaşanan gerilimi aktardığım için, bu yazımda Kıbrıs dışındaki konuları aktaracağım.

Batı’nın  ülkemize yönelik tutumuna baktığımızda; dağılmadan önce Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğu’nun,  Atlantik ötesi ve Avrupa olarak tanımladığımız Batı Bloğunun birinci hedefi olduğunu biliyoruz. Bu dönem ayrıca Çin, Kore, Vietnam’ın Pasifik’te hedef oldukları dönemdi. İşte bu dönemde Türkiye, Batı’nın ve özellikle de Amerika’nın müttefiki olarak dünya sahnesinde yerini almıştı. NATO üyeliğinden itibaren 66 yıldır süren bu müttefiklik ilişkisinde Batılı “dostlarımız” oluşturdukları askeri ve ekonomik paktların tamamında yer alan Türkiye’ye karşı hiçbir zaman iyi niyetli olmadı. Başta 12 Eylül olmak üzere darbe dönemli dahil olmak üzere ne zaman talepleri karşılansa iktidarlara güçlü destek veren bu “müttefiklerimiz”in, iktidarların bağımsız politika eğilimi gösterdikleri dönemde ise özellikle iç dinamikleri harekete geçirmekte son derece mahir olduklarını gördük. Bunu yaparken de, darbe dönemlerinde akıllarına gelmeyen “demokrasi ve çoğulculuk” gerekçesini ortaya attılar. Batılı müttefiklerimiz bu dönemlerde demokrasi ve çoğulculuk adına destekledikleri sözde iktidar/hükümet muhalifi kişi ve örgütler aracılığıyla iktidarları sıkıntıya sokmuş ve her konuda ayrılıkçılığa kadar varan çatlaklar oluşmasına gayret etmiştir. Bu, günümüz iktidarının dışında her dönem yaşadığımız bir sorundur. Örneğin 1979 yılının CHP'li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Amasya'yı karış karış gezen Amerikalı diplomat Robert Alexander Peck'i "yakından takip ettiklerini" açıklamıştı. Maraş olayları öncesi bu kentimizde de görülen CIA ajanı Peck, ABD'liler tarafından çekildikten sonra Güneş'e yapılan "Aynur Aydan kumpası"nı hepimiz hatırlıyoruz. CHP ve DSP'nin efsane liderlerinden Bülent Ecevit'in, ABD'nin Irak işgaline karşı çıktığı için başına gelenler de hala akıllarımızda tazeliğini koruyor.

Bu nedenle iktidarda kim olduğuna bakmaksızın muhalif her türlü oluşuma demokrasinin gereği gibi söylemlerle destek verdiğini söyleyen Batılı "dost" ve "müttefiklerimiz" bir yandan da gizli olarak silahlı veya siyasi olmalarına bakmaksızın Türkiye aleyhinde faaliyet yürüten illegal oluşum ve örgütlerin neredeyse tamamına destek vermiştir. Destek verilen örgütlere baktığımızda, meselenin ideoloji olmadığını da çok net görürüz. Çünkü ideolojik yelpazenin tamamen farklı yerlerinde olan Anadolu Federe İslam Devleti, FETÖ gibi dini, PKK gibi etnik,  DHKP/C gibi mezhepsel örgütlerin tümü bu destekten nasiplenmiştir. Cephe örgütleri olarak tabir edilen ve silahlı örgütlerde yer alan adam öldüren, bombalayan, saldırı sabotaj dahil her türlü hunharlığı amacına ulaşmak için mübah gören militanlara da, bu örgütleri legal platformda propaganda, adam kazandırma, eğitme, kitle eylemlerine yöneltme vb. destekleyen ve parti olarak adlandırdıkları örgütlerde yer alan drijanlara da kol kanat germişlerdir. Bu örgütler vasıtasıyla 1946 yılından  itibaren bazı dönemlerde ciddi sıkıntılar yaşamasına rağmen çok partili parlamenter demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşları ile uygulamaya ve geliştirmeye çalışan sosyal demokrat veya muhafazakar hangi partinin iktidar olduğuna bakmaksızın Türk demokrasisini sürekli hırpalamışlar, devletin kendisi ve demokratik rejimi korumaya yönelik aldığı önlemleri en şiddetli bir şekilde eleştirmişlerdir. Hatta bu çerçevede bazı yaptırımların yanı sıra uluslararası veya bölgesel  kuruluşlarda Türkiye’nin üyeliğini askıya almışlar, Türkiye’nin sürekli bir kaos ortamında kalmasını, istikrarsız bir siyasi hayat ve istikrarsız bir ekonomik hayat sürmesini arzulamışlardır.

"Dostlarımız" olarak adlandırdığımız Batı dünyası ülkelerini, Türkiye’deki neredeyse her kutuplaşma/çatışma ortamında gördük. Sağ-Sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt gibi çatışma zeminlerinin oluşturulmasında Batı dünyasının özellikle istihbarat ve kontrgerilla güçlerinin aktif olarak yer aldığı saptanan gerçeklerdir. Son olarak da DEAŞ/IŞİD örneğinde olduğu gibi dini terör ve en son FETÖ ile çatlaklar oluşturup ülkemizi iç çatışma ortamına sokmaya çalışmışlar, bu arada defalarca askeri, siyasi ve ekonomik darbeleri  tezgahlamışlardır. Buna rağmen Türkiye, devlet ve millet birlikteliğiyle tüm bu saydığımız dış destekli saldırıları bertaraf etmeyi başarmıştır.

BÜTÜN TEMEL KONULARDA AYRIŞIYORUZ

Günümüzde de benzer tehditlerin merkezinin perde arkasında Batı dünyası olduğunu görmekteyiz. Örneğin, müttefik olarak adlandırdığımız paktlar, ülkelerle neredeyse bütün temel güvenlik konularında zıt kutuplarda yer almaktayız. Bunları sıralayacak olursak;

- PKK ile mücadelemizi zaafa uğratmak için her yolu deniyorlar. Ülkelerinde Türkiye’yi bölünmüş gösteren haritalar yayınlıyorlar.

- PKK/PYD terör örgütünü Suriye’de eğitip donatıp, Türkiye’nin operasyonlarına karşı koruyorlar.

- 15 Temmuz’da FETÖ eliyle işgal girişi yapıyorlar ve bu terör örgütünün himayesini ABD ve Avrupa ülkeleri yapıyor, elebaşını ve militanlarını koruyorlar.

- Bölgede gerici bütün örgütlerin perde arkasında Batı dünyasının istihbarat servisleri bulunuyor. DEAŞ bunun en çarpıcı örneğidir. Bu örgüt Türkiye’yi de hedef almaktadır.

- Kıbrıs’taki Türk haklarını hiçe sayıyor, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin bütün haklarını gasp etmek istiyorlar. Bu gasp için de Birleşmiş Milletler dahil olmak üzere kendi kontrollerindeki bütün çok uluslu yapıları kullanıyorlar.

- Ege Denizi’nde Yunanistan’ın bütün tecavüz girişimlerinin arkasında ABD ve AB bulunuyor.

- Sözde Ermeni soykırımı yalanının merkezini Batı dünyası oluşturuyor.

EKONOMİ OPERASYONLARI

Bunların yanı sıra Türkiye, dış politika kaynaklı ekonomik operasyonlarla köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Peki bu sıkıştırılma nereye kadar devam ettirilebilecektir? Burada çoğumuzun hafife aldığı veya tam değerlendirmediği bir husus vardır. Türkiye gerek Batı'dan ve Uzakdoğu'dan gerekse dünyanın diğer yatırımcı ülkelerinden ağırlıklı olarak yerli ortaklı olmak üzere çok güçlü, kalıcı üretime dönük yabancı  yatırım almıştır. Yabancıların bu yatırımlarını riske atabilmeleri Türkiye’den çıkmaları hiç kolay değil. Bu, tabiri caizse kendi ayağına sıkmak olacaktır ve Türkiye’ye verebileceği zarardan daha fazlasını kendileri ödeyecektir. Bunu en iyi Batı dünyası bilmektedir. Ayrıca yabancıların bu yatırımlarını çekerek Türkiye’den çıkmaları söz konusu olsa bile değerinin çok altında bir fiyatla çıkmak zorunda kalacaklarından ve her zaman alternatif alıcılar (Çin ve Uzakdoğu ülkeleri) bulunabileceğinden dolayı böyle bir işleme girmeye cesaret etmeleri de mümkün görülmemektedir.

Diğer bir hususa gelince Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin önemli bir kısmının ulaştırma ve konut yapımına gittiği söylemi de hatalıdır. 2002 yılında 36 milyar dolar olan Türkiye’nin ihracatı 2017 yılında 157 milyar dolara yükselmiştir. İhracatımız ağırlıklı olarak sanayi mamullerinden oluşmaktadır. Sanayi üretimi olmayan bir ülkenin bu kadar ihracat yapması mümkün olabilir mi? Türkiye’de her geçen ay yeni OSB’ler açılmaktadır. Açılan OSB’lerde yatırımcılar yer almak için sıradadır. Türkiye karşı karşıya kaldığı bu kadar yoğun iç ve dış tehdide rağmen yüksek bir gelişme hızını yakalamış,  Avrupa’nın tümünden daha fazla işsize iş bulabilmiştir. Yani paniğe kapılmaya gerek yoktur. Her zaman daha iyisini yapmak ve bu iddiada bulunmak mümkündür. Demokrasilerde iktidar ve muhalefet bunun için yer değiştirmektedir. Yapamayan gider yapacağına inandıran gelir.  Önemli olan kişiler ve partiler değil millet ve devletin bekasıdır.

SALDIRILARI BERTARAF ETME KARARLILIĞI

Bütün bu saldırılara karşı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendi önlemlerini alacak gücü göstermiştir. Türkiye ölçeğinde bir ülkeye öyle aba altından sopa gösterme ile döviz kurları ile oynayıp borsada açığa satışlar ile derecelendirme kuruluşları ve tutarsız raporlar ile bir yere varma ve Türkiye’yi hizaya çekme dönemi gerilerde kalmıştır. Bu tür piyasa oyunları artık geçerli bir yöntem değildir. Belli bir süre Türk piyasalarının dengesini bozabilirler fakat bunun da kendilerine bir maliyeti vardır ve bunu uzun süre sürdürmeleri kolay olmayacaktır.  Bu nedenle bu tür operasyonları Afrin harekatı ve seçim zamanı gibi sıkışık dönemlerde yaparak  Türkiye’yi zorlamaya çalışmaktadırlar.

Sadece ekonomik alanda değil, güvenlik alanında da atılımlar, hamleler devam etmektedir. FETÖ'nün 15 Temmuz işgal girişimini bertaraf ettikten sonra güvenlik konseptini değiştiren Türkiye önce kendi güvenlik kurumlarında köklü bir temizliğe girişmişti. FETÖ tehdidini yurt içinde bertaraf eden güvenlik ve istihbarat bürokrasisi, örgütün her geçen gün etkinliğini artırdığı yurtdışında da bu terörist gücü kırmaya ve sıkıştırmaya başlamıştır. Türkiye, PKK konusunda da başta yurt içinde hendek ve çukur savaşları olarak tabir edilen çatışmalarda örgütün şehir yapılanmalarını adeta o kazdıkları hendeklere gömmüş, daha sonra kırsal alanda örgütü darbeleyerek zayıflatmıştır. Daha sonra Fırat Kalkanı'nda sınırlı, Zeytin Dalı harekatında ise büyük ölçüde darbe vurmuş ayrıca Irak alanında başta Kandil olmak üzere bütün üslenme bölgeleri vurularak PKK terör örgütünün militan güçü zayıflatılmış durumdadır. Örgüt günümüzde adeta hareket edemez hale getirilmiştir. Bu harekatların en önemli sonucu ise Amerika’nın Kürt koridoru planının bozulması olmuştur. Bunu derin Amerika'nın temsilcilerinden eski Ankara ve Bağdat Büyükelçisi James Jeffrey Habertürk gazetesine itiraf etmiştir. Türkiye ayrıca Ruslarla anlaşarak İdlip’te bir çatışmasızlık dengesi kurup ileri günlerde Cenevre’de başlaması beklenen siyasi görüşmeler için sağlam bir zemin yakalanmış, elini kuvvetlendirmiştir. Özetle Türkiye'nin mukavemet gücü her alanda kendini göstermiştir.

Bütün bunları topladığımızda bu soruyu sormak hakkımız. Hangi müttefiklik ilişkisi, temel olan konularda bu kadar ayrışmayı barındırır? Sorumuzu şu şekilde de sorabiliriz: Hangi güç veya güçler, müttefikini bu kadar sırtından hançerlemeye çalışır?

Son soru da kendimize, yani milletimize olsun: Yukarıdaki soruları kendimize sormanın zamanı gelmedi mi?

Hiç yorum yok: