29 Mayıs 2018 Salı

HANGİ MÜTTEFİK? – 2

Bu serinin ilk yazısında özet olarak Türkiye’nin önemli sol fikir insanlarından merhum Attila İlhan’ı merkez alarak Türk aydınındaki Batı algısını ve günümüzdeki Batı medeniyetinin çıkış noktasını ele almıştık. Evet Cumhuriyet tarihimizde özellikle 1952 yılındaki NATO üyeliğiyle beraber Asya-Avrupa coğrafyasının kesiştiği noktada yer alan bir ülke olarak Batı kutbunun üyesi haline geldik. Özellikle Soğuk Savaş boyunca bizim için Batı demek ABD demekti. ABD ile yapılan çok sayıda ikili anlaşma ülkemize üretimsizlik, NATO/ABD üsleri, silah, çağın misyonerleri Barış Gönülleri vs. gibi unsurlarla geri döndü.

Tabii ki ilişkiler hep süt liman değildi. Dönem dönem şiddetli gerilimler yaşandı. Hatta, günümüzde de patlamaya hazır bomba gibi duran Kıbrıs (Doğu Akdeniz) meselesi 1960’lı yıllarla 1980’e kadar olan süreçte, ABD ile Türkiye ilişkilerini adeta geri dönülmez bir şekilde koparmak üzereydi. İsmet İnönü’nün 16 Nisan 1964 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan şu sözleri bu şiddetli gerilimin önemli bir göstergesi olarak halen örnek olarak gösterilir: “Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini bulur.”

Yine 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’nın yapıldığı dönemlerde ve sonrasında da gerilim sürmüştü. ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde 3 yıl sürecek olan silah ambargosuna başladı. Türkiye ise ABD’nin bu kararının ardından 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı yıl ABD’ye nota vererek ABD Savunma İşbirliği Anlaşması’nı yürürlükten kaldırdı. ABD’ye karşı en büyük misilleme ise Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması oldu.

Türkiye'de, 31 Mart 1975 tarihinde Başbakanlık görevini üstlenmeye başlayan Süleyman Demirel’in, aynı yılın Mayıs ayınca NATO toplantısı için gittiği Brüksel’de ABD Başkanı Gerald Ford ile yaptığı görüşme çarpıcıdır:

Demirel: Türkiye’ye uyguladığınız ambargoyu ben düşmanlık olarak niteliyorum. Bizim harp silah ve vasıtalarımızın tümü Amerikan menşelidir. Bir dolarlık bir parça için 3-4 milyonluk teyyare yere çakılı kalmaktadır. Türkiye’nin zaafa uğratılması NATO’nun zaafa uğratılmasıdır.

Ford: Haklısınız sayın Demirel,  NATO güçlü olmak zorundadır. NATO misyonunu, fonksiyonunu ancak böyle devam ettirebilir.

Demirel: Kuvvetli bir NATO elzemdir diyorsunuz, peki kuvvetli bir NATO kuvvetli Türkiye ile mi kuvvetli olur yoksa zayıf bir Türkiye ile mi daha kuvvetli olur?

Ford: Elbette ki Türkiye’nin kuvvetli olması NATO’nun kuvvetini artırır.

Demirel: O zaman siz Türkiye’ye ambargo uygulayarak zaafa uğratıyorsunuz. Bunun adına düşmanlık derler.

Ford: Sayın Demirel, benim işimin çok güç olduğunu da dikkatinize sunarım. Amerika’da devlet yara almıştır. Benden şu anda beklenen bu yarayı sarmaktır. Buna karşılık ambargonun kaldırılması konusu Kongre’nin bileceği bir iştir. Kuvvetler ayrılığı prensibi nedeniyle Kongre’ye müdahalem, hele icranın Watergate gibi bir olayla sarsıldığı dönemde müdahalem ters anlaşılabilir.

Demirel: Benim muhatabım Kongre değil ki Sayın Ford, benim muhatabım icra. Kongre’yi çözmek de sizin işiniz. Ben Amerikan Kongresinin önüne çıkıp Avrupa’nın savunmasını handikape ediyorsunuz diyemem ki, bunu siz diyeceksiniz, siz halledeceksiniz. Sizin iç meseleniz bu.

Ford: Kıbrıs’tan çekilin bu iş bitsin Sayın Demirel. Eski statüye dönelim. Hem Kıbrıs’ta hem savunma işbirliğinde.

Demirel: Nasıl çekilirim? İşgalci değilim ki, mütecaviz değilim ki. Kıbrıs meselesi bir meşru müdafaa meselesidir. Kıbrıs’tan çekilmem Sayın Ford.

Bu diyalog, ABD’nin en yoğun işbirliğinin olduğu dönemde dahi, bir müttefikten çok Türkiye’nin ulusal güvenlik, savunma kaygılarını hiçe alan bir düşman gibi davrandığını gösteriyordu. Zaten Ufuk Güldemir’in “Çevik Kuvvet’in Gölgesinde” kitabından aktardığımız Demirel-Ford görüşmesinde de, Demirel’in ısrarla “ambargo is hostile” sözcüklerini kullanması, yani ambargoyu “düşmanlık” olarak nitelemesi dikkat çekicidir.

Bu diyalog ayrıca güvenlik eksenli olan Türk-Amerikan/NATO ilişkisinin özünde güvensizlik üzerine kurulu olduğuna ciddi bir örnekti. Bu nedenle o dönemin sol siyaseti tarafından sert eleştirilere maruz kalan Süleyman Demirel bile yeri geldiğinde, devlet politikası gereği ABD'ye karşı kırmızı çizgilerden taviz vermiyordu. Ancak 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, ekonomik ve politik olarak bu gücün Türkiye üzerindeki etkisinin arttığını gözlemliyoruz. Özellikle ekonomide liberalizasyonun güçlendirilerek devletçiliğin zayıflatılması, siyasette milliyetçilerin ve milli solun tasfiyesi, PKK merkezli etnik ve FETÖ örneğinde olduğu gibi aşırı dinci ve yıkıcı örgütlenmelerin etkisinin arttığı dönem de 12 Eylül sonrasıydı.

Yeni kırılma noktası ise Soğuk Savaş’ın bitimi oldu. Artık Türkiye ile ABD liderliğindeki Batı dünyası arasında etnik bir terör gerilimi başlayacaktı. Bu dönem Batı medeniyetinin ikinci gücü olan Avrupa Birliği’nin de yavaş yavaş gündemimize girdiği dönem oldu. ABD ve AB’nin Kürt politikası büyük benzerlik gösteriyordu. Hatta ortak yürüttüklerini söyleyebiliriz. Bu dönem Türkiye ile ABD’nin özellikle Kuzey Irak merkezli bir coğrafyada karşı karşıya geldiği dönem oldu. Gerilim o kadar tırmanmasına rağmen, müttefiklik ilişkisi sorgulanmadı. Bunda, Türkiye içinde özellikle özel yayın organlarının artması sonrasında etkisini artıran medyadaki liberal ve Batıcı kalemlerin propagandaları etkili oldu. Aktarılan özetle şuydu: “Batı medeniyeti, modernliğin, refahın, gelişimin zirvesidir. Artık geri dönüşü yoktur.”

BATI'DAN DEMOKRASİ GELİYOR MU?

Günümüzde artık FETÖ’nün ve Gladyo unsurlarını tasfiye edilme mücadelesiyle etkileri kırılan liberal kesimin iddia ettiğinin aksine artık Batı dediğimiz zaman refah, modernleşme, bilimsel gelişme, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve uygarlık gibi kavramlar akla gelmiyor. Çıkarlarını her türlü değerin üzerinde tutan, olaylara ve insan topluluklarına çifte standart yaklaşım uygulayan,  ikiyüzlü, kendi geliştirdiği kurallara ve kendi oluşturduğu kurulların kararlarına kendisi uymayan, sözünde durmayan bir medeniyet olarak görülmeye başladı.

Bir Ortadoğu ülkesinde ve özellikle bir İslam ülkesinde yaşıyorsanız gelişmiş Batı'nın size olan bakışı ve yaklaşımı Oryantalist (şarkiyatçılık) bakıştır. Ne yazık ki batı genelde Ortadoğu’da ve özelde İslam ülkelerinde demokrasi istemiyor, Müslüman halkların özgürleşmesini, aydınlanmasını, kendi iradelerini yönetime yansıtmalarını ve yönetimde halkın temsilcilerinin olmasını istemiyor. Ancak kendine bağlı Kral, Emir gibi kukla yönetici veya ayakta kalması kendisine bağlı diktatör yönetici ya da kendi yetiştirmesi ve beslemesi yüksek burjuva ve bürokrasisi ile Batı’ya tam olarak biat etmiş bir hakim sınıfın yönetimde söz sahibi olmasını, yani Batı’nın hakim odaklarının emir ve talimatlarından çıkmayan kesimi o ülkenin başında görmek istiyor. Bugüne kadar yaptığı işgallerin, saldırıların temelinde bu gerçek yatıyor zaten.

İlk yazımızda aktardığımız üzere, Batı’nın bu politikalarının geçmişte temsilcisi anglo sakson Büyük Britanya idi. İkinci Dünya Savaşı sonrası anglo sakson siyasetin temsilciliği ABD’ye geçti. Ciddi sayılabilecek bir değerlendirmeye göre, perde arkasında dünya siyasetini yönlendiren esas güç odağı olarak Siyonistler öne çıkıyor. Ancak esas tehlike ABD’de yaşayan 50-70 milyon arasında oldukları söylenen Evangelistlerin Siyonist siyasetinin ayrılmaz bir parçası haline gelmeleri  ve Siyonistlerle birlikte  Amerikan yönetimine hakim olup kendi siyasetlerini uygulama imkanı bulmaları. Evangelistlerin Tanrı’yı kıyamete zorlamak olarak da bilinen Armegedon savaşına inanmaları ve bu yolda ilerlemelerini imanlarının gereği olarak görüp Kudüs’te ve Filistin’de İsrail tarafından gerçekleştirilen oldu bittilere ve  insanlık dışı bütün uygulamalara kayıtsız şartsız destek vermeleri ancak bu şekilde izah edilebiliyor. Fakat esas üzücü olan diğer din, mezhep ve inanç sahibi büyük çoğunluğun oluşturduğu dünya halklarının ve devletlerin bu yaşananlara kayıtsız kalması.

Peki insanlık neden bu kadar katı ve kayıtsız  kalabiliyor? Çünkü onlarca yıl, hatta yüzyıl önce Balfour Deklarasyonu’ndan bu yana süregelen Doğu ve İslam karşıtı Oryantalist propaganda nedeniyle insanlığın beyni doğu halklarına karşı uyuşturulmuş. Batı, İslam karşıtlığı diyebileceğimiz Anti İslamizmi desteklemek için son yıllarda da kendi kurduğu ve desteklediği  terör örgütleri marifetiyle İslami terör kavramının dünya insanlarının beyninde yer edinmesini sağlayıp, dünyada İslamofobiyi yaygınlaştırmıştır. İslam ve Ortadoğu halkları hakkında bu olumsuz kavramsal alt yapı hazırlandıktan sonra kendi planlarını, gerçekleştirmeye başlamışlardır. Burada unutmadan, benzer propagandanın Batı dünyasının önemli yayın organlarında özel olarak Türkiye’ye ve Türk milletine yapılmaya başladığını da hatırlatalım.

Amerikan tarafı Ortadoğu’ya yerleşerek kendisine rakip olabilecek ülkelerin enerji gereksinmelerinin kontrol altına alarak gelişmelerini engelleyebilme ve bu suretle dünya liderliğini sürdürme imkanına kavuşurken, Siyonist İsrail tarafı da toprak işgali politikasını sürdürerek vaad edilmiş topraklara (arz-ı mev’ud) erişme ve Kudüs’ü tamamen ele geçirip Süleyman Tapınağı’nı yeniden inşa etme amacına ulaşmaya yol almaktadır.. Yani her iki taraf için bir çıkar ortaklığı mevcuttur. Bu politikalar izlenirken zamanında dizayn ettikleri ve ülke yönetimine gelmesini sağladıkları liderleri yanlış yönlendirip, ardından hata yaptırıp önce itibarsızlaştırıp, sonra gayri meşru duruma düşürüp müdahaleye zemin ve ortam hazırlamışlar ve bu müdahale gerekçesini çoğunlukla insan hakları, özgürlük ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlarla ambalajlayıp dünyaya sunmuşlardır.  Ayrıca enerji arz güvenliği, ticaret yollarının ve su yollarının güvenliği gibi gerekçeleri de öne sürmüşlerdir.
Bir diğer müdahale zemini de yine Batı dünyası tarafından oluşturulmuştur. Örneğin Afganistan ve Suriye örneğinde bu örneği çok net gördük. Bu yönteme göre, aşırı radikal dinci örgütler kullanılmış, o ülkede hukuk ve güvenlik düzeni bozulmuş, ülke ekonomik kaosa sokulmuş, bu sayede de adı geçen terör örgütlerinin üslenip lojistik destek alarak dünyaya terör ihraç etmeleri sağlanmış, sonunda da “bu örgütlerin dünya halklarına tehdit oldukları” propagandası yapılarak hedef ülkeye saldırı, işgal gerçekleştirilmiştir.

Batı kendi çıkarına olan her meselede ve konuda maalesef hak ve hukuk tanımamaktadır. Kendi oluşturduğu kurallar ile kurum ve kuruluşların aldığı kararlar kendi aleyhine olursa bu kurallara uymamakta, (Bu konuda sadece Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyince Filistin ve Kudüs konusunda aldığı 50’ye yakın karar örnek olarak gösterilebilir) VETO yetkisini kullanmakta, alınan kararlar kendi lehine olursa bu karara uymayan ülkeleri uluslararası hukuka uymadığı gerekçesi ile önce ekonomik ve diplomatik yaptırımlar devreye sokulmakta, bu baskılarla sonuç alınamadığı takdirde, uluslararası hukuk düzeninin bozulacağı gerekçesi ile askeri yaptırıma başvurulmakta, bir ağırlığı olmayan ülkelerden oluşturulan askeri koalisyonlarla müdahalelerde bulunup kendi çıkarlarını dayatarak uygulamaya sistemini çalıştırmaktadır. Dünyadan gelen bütün tepkilere kulak tıkayıp yapılan haksızlıkları duymayıp görmeyerek hedeflerine ulaşmaktadırlar. Buna en çarpıcı örnek olarak Filistin ve Kudüs konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararları ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararlarının onlarcasını gösterilebilir.

Peki Batı dünyasının “müttefik” olarak adlandırdığı Türkiye’ye yönelik politikaları farklı mıdır? Bunu da “Hangi Müttefik” yazı serimizin üçüncüsünde inceleyelim.

Hiç yorum yok: