5 Nisan 2018 Perşembe

SAFLAR BELİRGİNLEŞİRKEN...

Türkiye’de bir dönem medya başta olmak üzere kritik köşe başlarını tutan liberal faşizmin temsilcilerinin savunduğu ve topluma dayattığı 3 kritik düşünceyi şöyle bir hatırlayalım. Bunlar;
- PKK, terör hareketi değil tüm Kürtlerin haklarını savunan bir siyasi harekettir (Bu PKK terör örgütü ile ortak savundukları bir düşünceydi ve örgütle benzer argümanları dile getiriyorlardı)

- Devlet bütün kötülüklerin anasıdır, önemli olan sivil toplumdur (Sivil toplumdan kastettikleri kendileri gibi düşünen örgütlenmelerdir. Onlara göre terör örgütleri ile mücadeleye destek veren örgütlenmeler faşizan ve devletin kontrolündeki örgütlenmelerdir. Kendilerinden olmayan kimsenin yaşama hakkı yoktur çünkü)

- Asya dünyasındaki devletler diktatörlükle Batı dünyası ise demokrasi ile yönetilir (Bu savunmadaki önemli ayrıntı, Batı’nın işgal, soykırım ve katliamları savunulması gereken demokrasi operasyonlarıdır)

KUMPASLARA DESTEK VERDİLER

Başlı başına Türk milletinin beynine zerk edilen bu zehirli düşüncelerin etkisini kırmak kolay olmadı. Bu propaganda mekanizmasının etkilediği ve kontrol altına aldığı kesimlerden biri de kendisini "sol" cephede konumlandırdığını iddia eden bazı gruplar oldu. Bu gruplar anti-emperyalizm ilkesini tamamen bırakıp, ABD ve bu ülkenin perde arkasındaki FETÖ ile adeta emir-komuta zinciri içinde bir siyasi ilişki içine girdi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ABD-FETÖ eliyle gerçekleştirilen Ergenekon-Balyoz vs. isimli kumpas davalarına bu grupların verdiği destektir. Sözünü ettiğimiz liberal propaganda mekanizmasıyla desteklenen bu kumpaslara, kendisini sol cephede konumlandıran bazı kesimler çok ciddi destek vermiştir. Onların mantığına göre, ABD planlarına direnen komutanlar, gazeteciler, kanaat önderleri, siyasiler kendileri için de düşmandır ve ezilmeleri gerekmektedir. Bu mantık çerçevesinde kumpaslar desteklenmiştir.

ABD’NİN EMİR ERİ OLAN “SOLCULAR”

İkinci örnek de ABD’nin Ortadoğu saldırısı sürecidir. Aynı liberal mekanizma Irak’ın işgalini ve bölgenin parçalanma sürecini savunurken, yine sözünü ettiğimiz bazı “sol” kesimler gerek Irak işgalini gerek bölgenin parçalanma sürecini “statüko değişiyor” gibi anlaşılması çok güç bir argümanla savunmuşlardır. O savunma öyle bir noktaya gelmiştir ki, ağzını açınca “Marks, Lenin” diyen tipler Suriye’nin kuzeyinde Delta Force, Yeşil Bereliler, Blackwater (şimdiki ismi Xe Service) gibi Amerikan emperyalizminin en acımasız özel savaş mekanizmalarının emir eri pozisyonuna gelmiş, onlardan eğitim ve talimat almıştır. Halen de Amerikan askerlerinden emir almaya devam etmektedirler.

FETÖ’ye yönelik başlayan operasyonlarla birlikte Pensilvanyadaki teröristbaşının desteğiyle yükselen liberal faşizm de gerilemeye başladı. Bu kesim FETÖ’nün güçlü olduğu dönemde iktidara verdiği desteği geri çekip, iktidara, ama özünde de Türkiye Cumhuriyeti devletine taarruza geçmiştir. Bunu yaparken belli bir kesimin içine “her şeye muhalefet” zehrini zerk etmeyi başardı. Bu zehir nedeniyle Türkiye’nin en milli hamleleri operasyonları bile içeride bir azınlık tarafından topa tutulmuştur.

SEVR DE BİR BARIŞ ANTLAŞMASIYDI

Örneğin “Barış” adı altında yapılan terör örgütüne psikolojik destek eylemleri, hiç ummadığımız kesimlerde bile destek bulmuştur. Oysa aynı barış eylemcilerinin Çözüm Süreci’nde devlet operasyon bile yapmazken şehit edilen onlarca askerimizin, polisimizin, korucumuzun ardından  PKK’ya tepki gösterdiğini görmedik. Bir duyum üzerine bölgeye intikal eden Teğmen Emre As alçak katillerin pususuna düştüğünde hangi “barışsever” PKK’ya “Ne yapıyorsunuz, barışı dinamitliyorsunuz” tepkisini gösterdi? PKK tehdit ederken, saldırırken sesi çıkmayan, hatta memnun olan kesimlerin güvenlik güçlerimiz ülke bütünlüğü için operasyonlara başlayınca feryat figan “Aman barışı bozmayın” diye bağırması hiç mi aklınıza soru işareti düşürmüyor? Kime göre neye göre barış? Teslim olmak da direnmek de barış getirebilir. Siz hangisini seçiyorsunuz? Bu çerçevede bakarsak Sevr Antlaşması da bir barış anlaşmasıydı. Teslim olduğumuz, parçalandığımız bir barış antlaşmasıydı. Ancak başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Kuvayi Milliye liderliğindeki Türk Milleti bu teslimiyet içeren barış antlaşmasını çöpe attı ve gerçek barışı sağladı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti teslim mi olacaktı? Hayır olmayacaktı ve olmadı da. Olmadığı gibi büyük oyunu bozdu. Bunun için de liberal faşizmin ve arkasındaki üst aklın taarruzuyla karşı karşıya.

Bir başka örnek de bazı sanatçıların ve gazetecilerin Afrin’e yönelik harekata katılan askerlerimize destek amacıyla yaptığı ziyaretten sonra yapılan yayınlar ve eleştirilerle ortaya çıktı. Seversiniz veya sevmezsiniz o ayrı, ki benim de sevmediğim ve geçmişte askerlerimize, Mehmetçiğe, komutanlarımıza yönelik paylaşımları, kumpaslara verdiği destekler nedeniyle keşke olmasaydı dediğim isimler oldu. Beni bilenler de bu isimlerle bu dünyada kesinlikle yan yana gelmeyeceğimi çok iyi bilir. Ancak fotoğrafın bütününe bakmak gerekmez mi? Önemli olan oradaki Mehmetçiklerimizin yüzünün gülmesi, bu ziyaretten hoşnut olması, hayranı oldukları isimlerle fotoğraflar çektirmesi ve sohbet etme olanağı bulması değil mi? Özetle Mete Yarar ağabeyimin bugünkü yazısında belirttiği gibi bardağın dolu tarafını görmemiz gerekmez mi? Boş tarafı varsa da gelin hep beraber bunu dolduralım. Bir başka kafile de gerekli başvuruyu yapsın, izin alsın ve Mehmetçiklerimize destek vermeye gitsin. Yine aynı sıcak görüntüler olsun ve biz bunu da destekleyelim. Ancak sözünü ettiğimiz küçük azınlığın sorununun üzüm yemek olduğunu sanmıyorum.

NEREDE DURUYORSUNUZ?

Karşımızda ABD liderliğindeki Batı dünyası, FETÖ-PKK gibi terör örgütleri ve onların küresel boyuttaki psikolojik harekat mekanizması var. Bu saldırıyla başa çıkmak için insanlarımızın karşımızdaki bu safı iyi saptaması buna göre konumlamasını yapması gerekiyor. Saflar belirginleşirken kimsenin dünkü kırgınlıkları hatırlatma lüksü yok. Çünkü bunun hiçbirimize faydası olmayacak. Yapıcı eleştirilerimizi yapıp, hatta sürekli gündemde tutup, ancak birlik safımızı da bozmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü, birliğimizi, bekamızı, kardeşliğimizi savunmaktan başka çıkış yolumuz yok. Bunu yapmayanlar dolaylı bile olsa sözünü ettiğimiz küresel terör ittifakının safına geçmiş olacaktır. Bunun üçüncü yolu yoktur...

Hiç yorum yok: