15 Mart 2018 Perşembe

"GÜNCELLEME" TARTIŞMALARINA KÜÇÜK BİR KATKI

Son dönemlerde özellikle bazı dini lider iddiasındaki şahısların sözleri internet ortamında sıkça gündeme gelmeye başlamıştı. Yansıyan sözler Türk milletinin çok büyük kesiminde büyük tepki çekti. Tam da bu sözlerin tartışıldığı günlerde, 8 Mart dolayısıyla düzenlenen Dünya Kadınlar Günü programında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu sözlerin sahiplerine tepki gösterirken adeta gündemi sallayan şu ifadeleri kullandı: “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14 – 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok."


İlk şok dalgası bu sözlerden sonra oldu. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken Cumhurbaşkanı bir gün sonra AK Parti Genel Merkezi'nde Siyaset Akademisi'nin açılış töreninde, "İslam'ın güncellenmesi" ifadesine açıklık getirdi. Kuran-ı Kerim'deki hükümlerin değişmediğini ve değişmeyeceğini belirten Erdoğan, "Ama bunlardan hareketle yapılan ictihadlar ve geliştirilen kurallar uygulamadaki karşılıkları zamana şartlara göre değişecektir. Zamanın değişmesi ile ahkamın da değişeceği inkar edilemez" diye konuştu.

Genellikle iktidarı destekleyen tabanda yapılan bu tartışmaları diğer kesimler merakla takip etti. Ancak bazı siyasi parti temsilcilerinden Cumhurbaşkanı'nın ilk açıklamasından sonra "Ayetleri sorgulamak kulların işi değil", "Tövbe tövbe estağfurullah, bizim güncellenecek dinimiz yok" türünden "siyasi" çıkışlar geldi. Ama daha önemlisi gözler Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan yapılacak bir açıklamaya çevrildi. Diyanet İşleri Başkanı Ali "Cumhurbaşkanımızın uyarısı gayet yerindedir" diyerek şunları ifade etti: "İslam kelimesiyle reform kelimesini yan yana getirmek hiç bir zaman uygun değildir. Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği güncelleme konusu idi. Fıkıh her zaman güncellemeye müsaittir ve güncellenmesi gerekir."

Ancak tartışma sonlanmadı. Tarikatlardan ve bazı isimler üzerinden açıklamalar, tartışmalar devam etti.

Konu derin ama gazetecilik merakı nedeniyle olayı anlamama katkı yapması için birkaç uzmanla ve bu konuda araştırma yapan kişilerle konuştum, bazı kaynakları karıştırdım. Konu dipsiz bir kuyu olduğu için yorum yapmadan o kaynaklara ve uzmanlara sözü bırakma taraftarıyım.

Öncelikle konunun Diyanet Vakfı İslam Araştırmalar Merkezi’nce hazırlanan İlmihal’de nasıl geçtiğini özet olarak anımsatmakta fayda var:

RE’Y VE İCTİHAD

Re’y ve İctihad, en genel anlamıyla, asli iki delil olan Kur’an ve Sünnet’i, sayılan metooları ve benzerlerini kullanarak anlama, yorumlama ve metinle akıl ve toplum arasını buluşturma faaliyetidir.
Sözlükte “şahsi görüş, düşünce ve kanaat” manasına gelen re’y kelimesi fıkıh litaretüründe “hakkında açık bir nas yani ayet veya hadis metni bulunmayan fıkhi bir konuda müçtehidin belli metotlar uygulayarak ulaştığı şahsi görüş” anlamına kullanılan bir terimdir.


İctihad ise Fıkıh ilminde, “fakihin şer-i ameli bir meselenin hükmünü ilgili delillerden çıkarabilmek için olanca gayreti sarfetmesi” anlamına gelir. Bu melekeye sahip olan kimseye Müctehid denir.
Son evrensel ilahi din olan İslam’ın, farklı dönem ve bölgelerde insanoğlunun karşılaştığı problemlere genel ve özel çözüm getirebilmesi, insanı iyi, doğru ve güzele yönlendirebilmesi için Kitap ve Sünnet’in anlaşılması, yorumlanması ve sınırlı nasların sınırsız olaylara uzanması demek olan İCTİHAD faaliyetine, hem dini bir vecibe hem de ameli bir zaruret olarak ihtiyaç vardır.


İlk birkaç asırda bu faaliyet gelişerek devam etmiş, problemler çözüme kavuşturulmuş, ictihad ve re’y faaliyetinin yavaşladığı donuklaştığı, dar kalıplar içersine girip taklit ve ezberciliğin yaygınlaştığı ve mevcut sosyal şartlara uygun alternatif çözüm arayışlarına gidilmediği dönemlerde ise aynı ölçüde bir gelişmenin bulunmadığı görülmüştür.

Ayet ve hadislerde re’y ve içtihad faaliyetinin teşvik edildiği halde İslam dünyasında hicri 4. Yüzyıldan sonra ictihad faaliyetinin gerileyip zayıfladığı ve ıctihadın yerini taklidin almaya başladığı belirtilmekte..

Entelektüel seviyede bir ictihad faaliyetinin olmayışı İslam hukukunun vakıa ve toplumsal ihtiyaçla irtibatını zayıflatmış, onu teorik tutarlılıkla yetinmeye mahkum etmiştir. İslam dünyasında geniş ölçekli sosyal ve siyasal değişimin yaşandığı, çözümsüz bırakılan problemlerin iyice çoğaldığı ve islam kültür ve geleneğinin çok ciddi tehlikelere maruz kaldığı günümüzde içtihadın önemi yeniden hissedilmeye başlanmıştır.

Günümüzde Müslümanların, gerek dinlerini iyi anlayıp dini ahkamı günlük hayatlarına ve canlı problemlerine intibak ettirebilmeleri, gerekse kendileriyle ve dinleriyle uyum ve barış içinde yaşayabilmeleri için İCTİHAD VE RE’Y faaliyetine eskiye göre daha çok ihtiyaçları vardır.

Bu itibarla, günümüzde içtihadı bireysel bir çaba ve başarı olarak nitelendirmek yerine, değişik ilim dallarında uzmanlaşmış kimselerden oluşan bir İCTİHAD ŞURASININ ortak faaliyeti olarak görmek daha isabetli görünmektedir.

"DEĞİŞMEYEN HÜKÜMLER BELLİDİR"

Ek olarak Erdoğan'ın açıklamaları sonrası bir değerlendirmesine başvurduğum bir uzmanın tartışmaya şöyle bir katkı yapıyor:
"Bazı hususlara açıklık getirmeye çalışalım. Dinimizin değişmeyen hükümleri (naslar:ayetler) bellidir. Bu cümleden olarak muhkem ve müteşabih kelimeleri Kur'an-ı Kerim'de ve dinimiz bakımından ne anlama geliyor. Muhkem'in mânâsı, te’vil ve tahsis kabul etmeyecek derecede açıktır. Muhkem; Sağlam, anlamı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez anlamında Usûl ilminde anlamı açık olan lafızlardır. Müteşabih; Kur'ân-ı Kerim'de mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen âyet veya kelimelerdir."

ELEŞTİRİRKEN REKLAMLARI YAPILIYOR

Bu hatırlatmadan sonra konuya tekrar dönelim. Konuştuğum uzmanların tepkileri Cumhurbaşkanı'ndan çok o açıklamalara neden olan ve dini temsilci gibi görünen kişilere yönelik. Sosyal medya üzerinden de sıkça paylaşılan ve toplumsal mutabakat olması gereken bir dönemde bu mutabakata hançer gibi saplanan sözler toplumu gerdi. Sansasyonel, uç ve zorlama dini yorumlarda bulunan bu şahısların görüşlerini Türk toplumunun büyük kesimi kabul etmedi. Ancak önemli bir ayrıntıya dikkat çekiliyor. Bu kişilere yönelik sosyal medya ve internet siteleri üzerinden yapılan yayınlarla bu şahısların reklamlarının yapıldığı değerlendirmesi var. Konu hakkında gerçek İslam alimlerinin sesi ve açıklamaları yeterince duyulmazken bu şahısların isim düşünce ve yorumları daha fazla ön plana çıktı. Bu şekilde de dindar Müslümanlar ile daha dünyevi Müslümanlar arasında bir çatlak oluşturulmasına hizmet edildiği düşüncesi aktarılıyor. "Peki yapılması gereken ne" sorusunu yönelttiğimde görevin Diyanet İşleri Başkanlığı'na düştüğü ve buranın işin bam teli olduğu vurgusu yapılıyor. Hatta soruma Diyanet'e yönelik sorularla yanıt veriliyor.  Bu soruları yanıtlamanın Diyanet İşleri Başkanlığı'na ve İlahiyatçılara düştüğü belirtilen o soruları şöyle sıralamak mümkün:

- Modern dünyada İslamiyet nasıl yaşanır?

- İslamı, mütedeyyin Müslümanları ve dünyevi Müslümanları kim-kimler temsil ediyor?

- Diyanetin Müslümanlar adına konuşanlara hak ettiği cevabı vermesi gerekmiyor mu?

- Gelenekselci fıkıh ( selefi-vehhabi-harici) anlayışı karşısında neden suskun kalınıyor, ki günümüzde bu teokratik ve paranın şımarttığı özentili devletler ve yöneticileri,diğer islami ülke ve mezheplere yukarıdan bakan, din ve mezhebi siyasetlerinin parçası haline getiren devletler bellidir. Bunlara gerektiği yer ve zamanda gereken cevap verilmeyecek mi?

Ayrıca Diyanete ve İlahiyat Bilimcilerine yönelik ciddi bir eleştiri de dile getiriliyor: "Yorumlar (İctihad) nass (Ayet) gibi algılanamaz. İctihad yapmaya mükellefiyeti olan ilim sahipleri ve kurum belliyken, Diyanet ve İlahiyatçıların kendiliğinden ortaya çıkanlar kadar cesareti yok mudur? Ya da bilgi ve ehliyetlerine güvenemiyorlar mı?"

Bu sorular önemli göründüğü için aktarmak zorunluluğu hissettim..

DİN-SİYASET İLİŞKİSİ BOYUTU

Konunun Türkiye'de yıllardır ciddi gerilimlerin kaynaklarından biri haline gelen Din-Siyaset ilişkisi boyutu da önemli. AK Parti döneminde bu ilişki geçmiş dönemlere göre farklı bir yapıya evrildi. Dünyadaki örnekler incelendiğinde hemen hemen her ülkede din ile siyasetin birbirini etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. Siyaset, dini inançların vicdanlarda serbestçe yaşanması için gerekli ortamı hazırlarken dini bilgilerin sağlam ve doğru olarak aktarılmasının da önünü açar. Aynı zamanda cemaat ve grupların çatışma ortamı oluşturmasına veya baskı oluşturmasının önüne geçmesi gerekir.

Uzmanlar dini cemaat, tarikat ve guruplardan beklenenleri de şöyle sıralıyor: "Dini irşad etmek ve iyi anlaşılmasını sağlayarak ahlaklı insan yetişmesine katkıda bulunmak, iyilik ve yardımda-yardımlaşmada yarışmak olmalı iken devletin içinde yapılanarak mensuplarına iltimas geçerek soru çalarak devleti ele geçirmeye çalışmak, örnek davranış sergilemek, acze düşenlere, felakete uğrayanlara, iyilik ve  yardımda yarışmak."

FETÖ'nün dini grupların bu amaçların dışına çıkmasına çok ciddi bir örnek olduğuna vurgu yapılarak "Bunun önüne geçilmesi gerektiğinin" altı çiziliyor.

HIRİSTİYAN DÜNYASINDAN ÖRNEK: RUHBAN SINIFI

Tam da bu noktada ruhban sınıfı örneğinin verilmesi de önemli ve dikkat çekici. Bilindiği üzere Hıristiyan dünyasında ruhban sınıfı, 1800'lü yıllara kadar ruhban okullarından mezun olanlar vasıtasıyla bütün kamusal alanı, uhrevi ve dünyevi hayatı tamamen ele geçirmiş, dünyanın ve ahiretin anahtarını elinde bulunduran din adamları vasıtasıyle hemen her şeye sahip ve hükmeder duruma gelmişti. Kralların, prenslerin, baronların, düklerin, lordların ve burjuvanın fakirleşmesi, ruhban sınıfının ise gittikçe zenginleşmesi üzerine soylular ve burjuva birlikte ruhban sınıfına karşı durmuş ve cenneti dahi satan bu kesimin imtiyazlarını kaldırmıştı. Sonrasında da bu kesimin mülkiyetlerinin bir kısmı krallara geçmiş, onların sadece uhrevi hayatla ilgilenmeleri konusunda anlaşmaya varılmıştı.

Meslekten olanlar olarak tabir edilen (ruhban sınıfı) ile meslekten olmayanlar olarak adlandırılanlar yani ruhban sınıfı dışındakiler (laik kesim) kesin olarak kendi işlerine yoğunlaşmıştı. Meslekten olan ruhban sınıfı uhrevi hayata dönük çalışmalarını yoğunlaştırırken, meslekten olmayan laik kesim de dünyevi işlere yoğunlaşmıştı.

Bu anlamda hem Osmanlı'da hem Cumhuriyet Türkiye'sinde ruhban sınıfı olmadı. Fakat buna heves edenler dönem dönem görüldü. Buna İslam dünyasındaki en çarpıcı örnek molla sistemi olarak da bilinen İran'daki Velayeti Fakih sistemidir. Bütün sistem bu kesimin denetimi ve hakimiyeti altındadır. Kaynaklarım, böyle bir tehlikenin olmayacağının garantisinin olmadığı uyarısının altını çiziyor.

"UZAY ÇAĞINA GİRDİK, YENİ İCTİHADLARA İHTİYAÇ VAR"

Konuştuğum bir uzmanın söylediği ise, "güncelleme" tartışmalarına yön verecek türden:

"Din ve ahlak adil olmayı doğruluktan dürüstlükten haktan hukuktan ayrılmamayı, liyakatı, eğitimi ve kıdemi yani işi ehline vermeyi emreder. Bu dinen ve ahlaken gereklidir, yoksa çürümek kaçınılmazdır. İctihad, ictihad ile ortadan kaldırılır. Modern çağda yeni ictihadlara ihtiyaç vardır. Uzay çağına girdiğimiz günümüzde yeni yeni ictihadlara ihtiyaç olduğu gibi eski ictihadların, Kur’an ve Sünnet göz önünde bulundurularak ahkama yönelik güncellenmesine ihtiyaç bulunmaktadır."

Görüldüğü gibi çok önemli bir konu. İsimleri bende gizli uzmanlar ve bu konuda ehil kişilerin, kaynakların aktardıkları önemli. Batı'nın Ortaçağ karanlığı yaşadığı dönemler de dahil olmak üzere yaklaşık bin yıl siyaset ve bilime yön veren, gerçek alimler çıkaran İslam medeniyetinin son birkaç yüzyıldaki durumunu da göz önüne alıp bu tartışmayı yürütmenin faydası olacaktır.

Hiç yorum yok: