8 Haziran 2012 Cuma

İKİ PSİKOLOJİK VAKA: TÜRK-KÜRT

CHP, hükümetteki AKP’ye “Kürt sorununa çözüm önerileri”ni iletti. Tartışma gerek CHP içinde gerekse de diğer partiler tarafından yapılıyor. CHP’nin önerilerinde yeni bir şey görünmüyor. Elbette somut iki öneri var. Nedir bu somut öneriler:

-    TBMM bünyesinde Toplumsal Mutabakat Komisyonu oluşturulması,
-    TBMM ile bağlantılı olarak çalışacak Akil Adamlar Grubu’nun kurulması.
Ziyaret, “Kürt Sorunu”, “Terör Sorunu”, “Güvenlik Sorunu” vs. adlandırılan konunun yeniden tartışılmasına neden oldu. Konunun politik boyutu, yaşadığımız coğrafya, Arap Baharı, Ortadoğu, işgalden yeni “kurtulmuş” bir Irak, İran-Suriye ile Türkiye arasındaki gerilim, PKK saldırıları, küresel politikalar gibi konuları düşündüğümüzde elbette önemli. Meselenin psikolojik boyutu ise çok fazla yansımıyor tartışmalara. “Türk Sorunu” adı altında bazı değerlendirmeler var. Ancak yine de bu değerlendirmeler, belli politik duruş çerçevesinde dile getiriliyor. Herkes kendi açısından olayı ele almayı tercih ediyor. Bu yorumlar/değerlendirmeler önemsiz mi? Elbette hayır. Ancak Türk ile Kürdün psikolojisi üzerinde durmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bu meselenin gerçek anlamda çözümünün de Türk ve Kürdün psikolojisini anlamaktan geçtiği konusunda ısrarcıyım.

1990’LARDA KÜRT, TÜRK’E SIĞINMIŞTI


Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren isyanları ve 1980'lerde başlayan terörü de besleyen bir sorun var. Bunu kabul etmemek mümkün değil. Yıllarca ekonomik, kültürel, güvenlik gibi boyutlarıyla ele alınan meselede, iki halk arasında ciddi bir kırılmanın meydana gelmemesi, aslında büyük bir bağlılığın ve kopmazlığın işaretleridir. Bu bağlılık, PKK terör örgütünün 1992 yılı Nevruzunda planladığı Serhildan (Ayaklanma)’da da gözler önüne serilmişti. PKK’nın ayaklanma provası yaptığı plana göre, PKK’lıların zoruyla halk sokaklara dökülecek, silahlar konuşacak, güvenlik güçleri ayaklanma girişimini çok sert bastıracak ve Irak’ın kuzeyine doğru yoğun bir göç başlayacaktı. Göç sayesinde mesele uluslar arası hale gelecek, Türkiye büyük baskıya maruz kalacaktı. Ancak planı bozan, baskıya uğrayan Kürt oldu. Göç, Irak’ın kuzeyindeki Kürde doğru değil, Batı’daki Türk’e doğru yapıldı. Adeta Kürt, Kürde değil Türk’e sığındı. Hatta PKK daha sonra bu göçü kullanmaya çalıştı. Göç sonucu oluşan, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel farklılıkları da çok iyi kullanarak maalesef başarılı olduğunu da söylemek mümkün. Ancak değinmek istediğim mesele, ne oldu da biz birbirimize sığınabilecek durumdan, birbirine adeta kuşkuyla yaklaşan iki kardeş olduk.

1990’LARIN SONUNDA BİTEN ÖRGÜT, ŞİMDİ DAHA GÜÇLÜ

Kabul etmemiz gerekir ki, 1990’lı yılların başında hak ihlalleri adeta zirve noktasına ulaştı. Ancak Doğu ve özellikle de Güneydoğu Anadolu Bölgesi’yle samimi olarak ilgilenen siyasetçiler, bürokratlar bu konunun üzerine kafa yordular. Bu samimi siyasetçisi, bürokratı, askeri, polisi içinde Kürdüyle Türküyle Zazasıyla oradaki insanlarımızla iyi iletişim kuranlar halen hatırlanır. Bu iletişim kuranlar ve hak gasplarının elden geldiğince azaltılıp, gerçek anlamda terör örgütüne karşı mücadelenin yoğunlaştırılması sayesinde, terör 1990’ların sonuna doğru asgariye indirildi. Şimdi ise “Terör örgütü sınırlarımızın ötesine çekilmiş, çok ciddi militan kaybına uğramış, lideri ele geçirilmiş, psikolojik moral açısından bitmiş bir durumdayken ne oldu da bugünlere geldik?” sorusu gündeme gelmeli. 

DEMOKRATİK HAKLARI ANKARA VERMEDİ

2000'li yıllarla beraber, Ankara’nın en büyük hatası ortaya çıktı ve demokratik haklar açısından bazı düzenlemeler, kendisi tarafından değil, AB reformu adı altında Batı baskısıyla verildi. Bunlar olumlu düzenlemeleri beraberinde getirdi elbette ama Kürdün gözü Ankara’dan, Brüksel ve Washington’a çevrilmeye başladı. Çünkü bu haklar verilirken, PKK’nın siyasal kanadıyla beraber yürütülen psikolojik harekatla, Kürt “Bu haklarınız Batı dünyasının baskısı ve PKK’nın eylemleri sayesinde veriliyor. Yoksa Türk Devleti veya Türkler size bu hakkı vermiyor” propagandasına maruz bırakıldı. Maalesef bu propagandaya karşı etkili bir karşı propaganda geliştirilemedi, atılması gereken adımlar atılmadı.
Adım adım sorunun kaynağının “etnik bir sorun” olduğu vurgulanmaya başlandı.

MEYDAN PKK’YA BIRAKILDI


Batı, bu hakları verdirirken bir taraftan da Türkiye’den “Operasyonları durdurmasını, güvenlik güçlerinin bazı yetkilerinin alınmasını vs.” gibi şartları dayattı. Bunun etkisi de, sınır ötesine çekilmiş, moral olarak çökmüş PKK militanlarının yeniden kırsalda ve şehirlerde etkili olmaya başlamasıyla görüldü. Tarih her zaman kanıtlamıştır. Zor oyunu bozar. Zor, silahtır ve silahı olan gücü eline geçirir. Doğu ve Güneydoğu’da terörü yenmiş güvenlik güçleri zayıflatılıp, saha PKK’ya bırakılınca, örgüt de halk üzerindeki etkisini artırmaya başladı. 1990’lardan daha tecrübeli olan ve Batı ülkeleri ile siyasi ilişkilerini geliştiren örgüt, destekçisi ülkelerle birlikte, siyasallaşma yolunda da önemli adımlar attı. Bu da halk tabanına yayılmayla sonuçlandı.
Günümüzdeki psikolojik sorunun başlangıç noktasını bu olaylar teşkil etmekte.

PSİKOLOJİK KOPUŞ

Gelelim günümüzdeki kopuşa.
Çünkü, artık asıl mesele, Türklerde "Bizde sorun yaşıyoruz niye dağa çıkmıyoruz kardeşim" psikolojisiyle Kürtlerdeki "Kardeşim Türkler bizi eziyor, yeter artık" zihniyetinin yerleşmesi haline geldi. Esas mesele, bu sorunu ortadan kaldıracak bir çözüm bulmaktır. Yani çözüm psikolojiktir.
Sorunu yineleyerek tespit edecek olursak, maalesef Türkler ve Kürtler bu konuda artık birer psikolojik vaka, hasta haline geldi. Türk ve Kürdün bu hastalığıyla ilgili bir tedavi gerekiyorsa, önce sorunun tespitini yapmak şarttır.
İki açıdan bakıp, bu hastalığın nedenlerini düşündüğümde iki tarafa da haksız diyemiyorum.

TÜRKLERİ ANLAMAK…

Türklere haksız diyemeyiz. Çünkü 100 sene önce yaşadıkları korkunç saldırı, Ermeni tehcirini anlatıp, ahkam kesenlerin hiç sözünü etmediği 5 milyon Türk’ün Balkanlardan göçe zorlanması, göç edenlerden yaklaşık bir milyonunun gerek çete, gerekse de başka saldırılarda hayatını kaybetmesi, bağlı bulundukları bir cihan devletinin çöküşü, sahipsiz kalma endişesi, düşman işgalleri, Emperyalist güçlere karşı yaklaşık 10 yıl boyunca verilen fedakarlık dolu mücadele, zorluklarla kazanılan bir ülke vs. bu toplumda bir savunma refleksi oluşturdu. Kimilerinin “sendrom” adını takıp küçümsemeye çalıştıkları bu olaylar, aslında Türk toplumun psikolojisini oluşturmada çok etkili oldu. Bu psikoloji nedeniyle, Türkiye’ye yönelik önemli/önemsiz her saldırı girişimi, toplumsal refleksi harekete geçirdi. Saldırıların halen devam ediyor olması da, Türklerin, bu psikolojiden uzaklaşamamasına neden oldu.
Bu nedenle PKK saldırıları ve örgüt baskısıyla Kürtlerin de Stockholm sendromu misali PKK'ya adeta aşık olmaya başlaması Türkler’de Kürtler’e yönelik bir olumsuz bakış açısı oluşturdu. Bu psikoloji, provokasyona gerek olmadan, Batı bölgelerinde bir ilde bir anda binlerce kişinin bir araya gelmesine neden olabiliyor, orada karşılarına çıkabilecek bir Kürde yönelik linçe dönüşebiliyor ve Kürt “hain” olarak damgalanabiliyor. Türklerin bu psikolojik sorununu anlamak gerek. Evet bu bir sorundur ama bu sorunu çözebilmemiz açısından Türklerin yüz yıldır yaşadığı saldırı ortamını görmek ve bu toplumu buna göre yorumlamak gerekir.

KÜRTLERİ ANLAMAK…

Kürtlere de haksız diyemeyiz. Çünkü, yanlış politikalarla, orantısız güç kullanmalarıyla, hak ihlalleriyle yıllarca yaşamış bir toplum söz konusu (Ki bu sorunlar, aslında toplumun genelinin yaşadığı sorunlardır. Örnek: 12 Eylül darbesi ve sonrasında yaşananlar). Buna rağmen Kürtler, birilerinin istediği gibi bir türlü genel bir kopma eğilimi göstermediler. Buna rağmen yine hak ihlalleri, bana göre münferit olmakla beraber devam etti. Sonra da Ankara'dan değil Batı baskısıyla demokratik haklar verilmeye başlandı. Sözünü ettiğimiz gibi “Bu haklar Batı dünyası ve PKK sayesinde verildi” propagandaları etkili oldu. İşte, Kürdün bakış açısı bu dönemde değişmeye başladı. Batı baskısıyla devlet de Güneydoğu’yu güvenlik bağlamında serbest bölge haline getirince halk üzerinde PKK baskısı arttı. Cem Ersever’in bir kitabında yazdığı gibi “Devlete ihanetin cezası 6 ay hapis, PKK’ya ihanetin cezası ölüm. O insanlara kızmadan önce bu durumu düşünün” gerçeği hayata geçti. Zaten devletin sahip çıkmadığı bir toplum, bir anda sürekli gündeme gelmeye, siyasetin ana malzemesine dönüşmeye başladı. PKK’ya önce korkarak verilen destek, ardından gönüllü desteğe dönüştü. Kürdün bakış açısı artık devletin değil, PKK'nın söylemine göre şekillenmeye başladı. Bu insanlarımız, terörün, teröristin dilini kullanmaya, Şiddetin dilini kullanmaya başladı. Çünkü, oradaki sosyolojik, ekonomik yapılanma dolayısıyla zaten doğduğundan beri şiddeti gören ve çözüm olarak şiddeti bilen toplum, bu dili benimsedi. Bu dil doğal olarak beyinleri de etkilemeye, Türk'e bakış açısını da değiştirmeye başladı. “Düşmanlık tohumu ekmek” dedikleri bu olsa gerek.

GÜNÜMÜZÜN TAŞNAKLARI PKK

Bu süreç, Ermenilerle Türklerin birbirinden koparılma sürecine de benzemekte. O dönemin silahlandırılıp, kanlı eylemler yapan Taşnak örgütünün rolünde bugün PKK yer alıyor. O dönemin İngiliz’i, Rus’u, Fransızı’na ek olarak bugün ABD ve İsrail desteği de var.
Fotoğraf çok benziyor.

KABUL EDELİM, HASTA İKİ TOPLUMUZ

Bu durumda da bizler adeta iki hasta toplum haline geldik. Benim kanaatim asıl sorun bu. Bu sorunun tedavisini de ne Batı yapabilir, ne PKK gibi örgütler veya onların sözcüleri. Bir tedavi yapılacaksa Türkler ve Kürtler yapmalı bu tedaviyi...
Bu psikolojiyi ortadan kaldırmayacak hiçbir politikanın, çözüm önerisinin de başarılı olacağına inanmıyorum. Evet, dünyadaki tüm Düşük Yoğunluklu Çatışma örneklerinde olduğu gibi, silahlı güce karşı güvenlik güçleri silahlı mücadelelerine devam etmeli. Bu, meselenin güvenlik boyutudur. Ancak güvenlik güçlerinden “Halkın bu psikolojisini de değiştir” gibi bir beklenti içinde olmak, ancak suya yazı yazmaya benzer. Devletin ilgili kurumlarının da güvenlik güçlerini böyle bir yükün altına sokmaya hakkı yok. Geçmişte, güvenlik gerekçesiyle boşaltılan köylerin çözümü de güvenlik güçlerinden beklenmişti. Bayındırlık, Sağlık, Ekonomi bakanlıkları ve ilgili bürokratlar belki de bu konuda biraz kafa yorup, çözüm önerisi getirselerdi, köy boşaltmalar bugün bu kadar büyük bir sorun haline gelmeyecekti. Bu psikolojik çözüm noktasında da güvenlik güçlerine topu atmak, sorunun çözümüne hiçbir katkı sağlamayacağı gibi, sorunu çetrefilli hale getirebilir. Bu nedenle bir an önce psikologların, politik psikoloji uzmanlarının, sosyologların ve bu konuyla ilgili çözüm önerileri sunabilecek uzmanların yoğun mesaiye girişmeleri gerekir. Yoksa iki kardeşi birbirinden ayırmak isteyen ve o kardeşlerin evini ele geçirmek için 24 saat çalışan canavarlar, amaçlarına, belki de silahla değil, bu psikoloji sayesinde ulaşacaklardır.
Unutmadan, Uludere olayına bir de bu açıdan, iki toplumda yarattığı refleksi gözlemleyerek bakın derim. Belki birçok sorunun yanıtını, bu şekilde düşünerek verebilirsiniz…

CEYHUN BOZKURT

oceyhunb@gmail.com

bozkurtceyhun@yandex.com


Hiç yorum yok: