20 Ekim 2011 Perşembe

TÜRK ORDUSU KIŞLAYA HAPSEDİLDİ, ALAN HAKİMİYETİ TERKEDİLDİ

BU GÖZLEM HEPİMİZİN CANINI ACITACAK

Türkiye, 19 Ekim 2011 sabahına adeta kahrolarak uyandı. Hakkari Çukurca’dan gelen 24 Mehmetçiğin şehit olduğu 18 Mehmetçiğin de yaralandığı haberi gündeme bomba gibi düştü. Bir gün önce de Bitlis’in Güroymak ilçesinde mayınlı saldırı düzenlenmesi sonucu 5 polisimiz ve 4 vatandaşımız aynı şekilde şehit edilmişti. Öncesini hatırlamak bile artık zor. O kadar çok fazla ki…


Bu saldırıları düşünürken aklıma, çok değerli bir dostumun, sık sık gittiği Diyarbakır gözlemi geldi. Sormuştum ona “Diyarbakır’da durum, sokaklarındaki hava nasıl” diye. O da bana şunları anlatmıştı:

“Sokaklar o kadar normal ki. Öncelikle öyle PKK’nın iddia ettiği gibi Kürtçe talebi falan yok. Kimse karışmadığı halde vatandaşın büyük çoğunluğu Türkçe konuşuyor. Birkaç mahalle dışında (ki bu tür yerler hemen her büyükşehirde var) istediğimiz yerde istediğimiz güvenle gezebiliyoruz. İnsanların hiçbir problemi yok.”

“Peki güvenlik güçleri” diye sorunca adeta yarasına parmak basar gibi tepki verdi. “Sorma” dedi. “Neden” diye üsteleyince öyle bir açıklama yaptı ki kanım dondu:

“Eskiden böyle değilmiş. Ancak şimdi, sanki işgal güçleriymiş gibi kışlalarına veya polis merkezine çekilmişler. Vatandaşla iletişim adeta durma noktasında. Bu beni çok üzüyor. Her gittiğimde bu manzarayla karşılaşıyorum. Televizyonlarda izlediğim Afganistan veya Irak görüntülerindeki ABD askerlerinden farksız bir şey görmüyorum. Sokakta asker görmek çok zor. Türk ordusu kendi vatanında işgal gücü gibi görünüyor.”

O da biliyor. Aslında burada suçlanacak en son kurumlar, belki de asker olsun polis olsun güvenlik güçlerimiz.

Yıllardır önemli uzmanların vurguladığı gibi, alan hakimiyetini bırakan bir güvenlik mekanizması, dağları ve sonrasında da sokakları adeta terör örgütünün hakimiyetine bırakmış durumda. Eskiden “terörist nereye giderse gitsin peşinden gidip, yakalayıp, etkisiz hale getiren” güvenlik mekanizması maalesef artık yok. Bu da PKK’ya geniş bir saha bırakıyor. Bu geniş sahada hareket, aynı zamanda şehirde örgütlenmeye de yol açıyor. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Hakkari’nin dağlık kesimlerinde PKK’ya ait çok önemli bir kamp olduğunu, hepimiz yeni öğrenmedik mi? Bu kamptan PKK’lıların ellerini kollarını sallayarak Hakkari merkeze ve ilçe merkezlerine indiği ortaya çıkmadı mı? Düşünün Türkiye içinde ikinci bir Kandil olduğu ve yıllardır Türkiye içindeki eylemlerin merkezlerinden birinin bu kamp olduğunu anladık. Bu kamp bilinmesine rağmen, bu terör yuvasına ancak yaklaşık 10 gün önce operasyon yapabildik. Bu örnek bile, alan hakimiyetinin terk edilmesinin, bırakın dağda, şehir merkezlerinde bile PKK’nın üstünlüğü ele geçirmesine neden olduğu anlaşıldı. Elbette güvenlik birimleri, bunun teknik olarak daha detaylı boyutlarını ele alıyorlardır. Ancak ellerinden gelen bir şey olduğunu sanmıyorum. Bu meselede belki de en son suçlanacak, hatta belki de suçlanmayı kesinlikle hak etmeyen birimler yine güvenlik güçlerimizdir. Bu tespitimin nedenine gelmeden önce, PKK’ya alan hakimiyetinin teslim edilmesiyle ilgili çarpıcı iki örnek vermek istiyorum.

Hatırlayın, geçtiğimiz ay gündeme gelen ve MİT yetkilileri ile PKK’lılar arasında yapılan görüşmenin kayıtlarında MİT Müsteşar Yardımcısı olan kişi, PKK’lı elebaşına “Türk Ordusu Güneydoğu Anadolu’da herhangi bir planlı operasyon yapmıyor” sözleriyle adeta bu durumu anlatıyor.

Yine çarpıcı bir bilgiyi de Fatih Altaylı’nın 19 Kasım 2010 tarihli yazısından öğreniyoruz. Altaylı, Öcalan ile bir protokol imzalandığına dair haberleri araştırdıklarını ve Öcalan’ın avukatlarından birisinin kendilerine “evet” dediğini belirterek bu avukatın söylediklerini aktarıyor: “Adını protokol olarak koymak doğru mu ya da yazılı bir protokolden söz edebilir miyiz emin değilim.” Bu sözlerden yazılı veya yazısız bir protokolün olduğu anlaşılıyor. Ve bakın aynı avukat o protokolün ilk maddesini nasıl açıklıyor:

- Asker operasyon yapmayacak. PKK çatışma şartları oluşturmayacak, çatışmaya girmeyecek.

(NOT: ALTAYLI'NIN İLGİLİ YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN)

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu protokole zorlandığı, alan hakimiyetini bırakıp, kışlaya çekilmesinden zaten anlaşılıyor. Böylece, PKK ile müzakere masasına oturanlar, orduyu kışlaya hapsederken, PKK’ya özgür bir alan bırakmış oluyorlar ve oldular.

Diyarbakır örneğinde de belirttiğim gibi, Türk askerinin, kendi vatanında “işgal ordusu görüntüsü” vermesine neden olan bugünlere elbette bir günde gelmedik.

2000’li yıllarda askeri olarak yenilgiye uğrayan terör örgütü, nasıl 2000 sonrası siyasal ve askeri olarak yeniden güçlendi.

Bu konuyu da bir sonraki yazımıza bırakalım.

(Ceyhun BOZKURT-20 Ekim 2011)

Hiç yorum yok: