11 Temmuz 2010 Pazar

“TAŞERON”UN ŞİFRELERİ BAKIN KİMDE ÇIKTI

Türkiye şehitlerine ağlarken, “uzmanlar” da çıkıp Şemdinli ve diğer bölgelerdeki saldırıları, PKK'nın ne yapmaya çalıştığını yorumluyor, ne yapılma(ma)sı gerektiğini anlatıyorlar. İlginç olan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da iki gün üstüste PKK için kullandığı “taşeron” ifadesi. Haklı olarak kamuoyu PKK'nın kimin ya da kimlerin taşeronu olduğunu Başbakan'dan açıklamasını bekliyor. Elbette Erdoğan boşa konuşmuyor. Bunu ilk defa bu kadar vurgulu yapması da, PKK'yı harekete geçiren merkezlere bir mesaj olabilir. Ancak Başbakan dışında bir isim daha bu merkezleri çok iyi biliyor. O isim kim derseniz, siyasi yasaklı olan ve kapatılan DTP'nin bir dönem eşbaşkanlığını yapmış olan Aysel Tuğluk.



Nasıl mı?

Dağlıca saldırısının olduğu günlere gidelim hemen.

Dağlıca baskınından birkaç gün sonrasıydı. 8 askerin kaçırıldığı ortaya çıkmış, DTP'nin vekilleri Kandil'e giderek PKK'lıların şovuyla o askerleri “teslim” almıştı. Milletvekillerinin de bulunduğu heyete Aysel Tuğluk başkanlık ediyordu. Sonrasında Türkiye'ye dönüldü. 28 Kasım 2007 tarihli Yeni Şafak gazetesinde Tuğluk'un aynen şu demeci yayınlandı:

“Tamamen o gençlerin hayatıyla ilgili kaygı duyduğum için gitmek gerektiğini düşündüm. İnsani bir refleksti. Ancak giderken duyduğum bu heyecanı, orada uluslararası bir kurgu olduğunu fark ettiğimde yitirdim. Ne ABD'nin ne de bu işe karışmış diğer güçlerin uluslararası çıkarlarına bulaşmak istemezdim.”

Aysel Tuğluk daha sonra sustu. Ne “uluslararası kurgu” meselesini açmadı, ne de “ABD ve diğer güçlerin uluslararası çıkarları” konusunun perde arkasını aralamadı, aralatmadı.

Belki de önümüzü görmemizi sağlayacak, terörle mücadele bilinçleri aydınlatacak şifreler, bu sözlerde saklıydı.

Neydi bu uluslararası kurgu?

Bu sözlerden yaklaşık 2 sene sonrasıydı. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın yaptığı bir açıklama, aslında bu uluslararası kurgunun işaretlerini verdi. Ali Babacan, 24 Ekim 2009'da katıldığı bir televizyon programında açılım süreci ile ilgili bir soruya şu yanıtı vermişti:

“Bunun (yani açılımın) altyapısı 2007 yılındaki Dağlıca baskınından sonra yapılan diplomatik çalışmalarla başladı.”

Yani bir anlamda, açılım Dağlıca saldırısı ile başlamıştı. İşte uluslararası kurgunun siyasi boyutu buydu. Peki askeri boyutu var mıydı?

Yılların gazetecisi Fatih Çekirge, o saldırıdan sadece bir gün sonra (22 Ekim 2007) Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, üst düzey bir isimle yaptığı görüşmeyi yazdı. Muhtemelen dönemin üst düzey bir askeri yetkilisi olan o isim, bakın Çekirge’ye saldırı ile ilgili ne söylemiş:

“Bunlar düzenli orduya karşı gayri nizami harp taktikleri uygulayan ve gerilla yöntemlerini iyi bilen teröristler. Bunlara gerilla diyemiyoruz. Çünkü siyasi bir kimlik alıyorlar. Uyguladıkları bütün taktikler gerilla taktiğidir. Siste saldırma, köprüde kıstırma, hedef çevirip yok olma. Kamuflaj ve karanlıktan yararlanma... Dağda yaşamak kolay değildir. Bunlar özel eğitim almışlar. Belki de içlerinde başka uluslara ait özel unsurlar var.”

Aynı isim, saldırıyı gerçekleştiren terörist grup içinde “ABD'nin eğittiği peşmerge unsurlarının olduğu”nu da açık bir dille ifade ediyor.

Baskının ardından 5 Kasım 2007'de ABD'de dönemin ABD Başkanı George Bush ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan biraraya gelmiş, buluşma ile ilgili haberlerde Erdoğan ile Bush arasında şu maddeler üzerinde anlaşma sağlandığı belirtilmişti:

1- Kandil’deki PKK kontrol noktalarının yerine Bölgesel Kürt Yönetimi’ninkilerin kurulması,
2- Erbil üzerinden gelen yolcuların PKK’ya para transferinin engellenmesi,
3- Mahmur Kampı’nda kalanların Türkiye’ye geri gönderilmesi,
4- Demokratik Çözüm Partisi gibi PKK şiddetine göz yuman Kuzey Irak’taki grupların faaliyetlerinin sınırlandırılması,
5- Bunların yapılmasına karşılık Türkiye’nin bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yi kötülemekten vazgeçerek doğrudan diplomatik görüşme kanalının açılması için özel bir elçi gönderilmesi; Habur’daki prosedürleri hızlandırması ve yeni sınır kapılarını açması,
6- Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin nüfuzunu kullanarak PKK’nın 12 aylık bir ateşkes ilan etmesini sağlaması,
7- PKK’nın barış isteğine dair stratejik bir karar alması,
8- Bunun karşılığında 2002 yılında örgüte katılanların ilk etapta, komuta sorumluluğu olmayan kadroların ikinci etapta affedilmesi için yasa çıkarılması, Kırmızı bülten ile aranan 134 üst düzey yöneticiye bulundukları ülkelere sığınmalarının sağlanması,
9- Türkiye’nin PKK ile müzakere etmeyi reddettiği için, bu süreçte, üniter yapıya bağlılığını ve terörizmi kınadığını ilan etmesi halinde DTP’nin meşru ve kabul edilebilir bir muhatap olması,
10- ABD’nin Irak ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin PKK üzerinde etkilerini kullanmaları için baskı yapması ve Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarlarını gözetmesi.

Günümüze kadar aslında bir anlamda bu plan, PKK'nın tasfiyesi ve zayıflatılması dışında gerçekleşti. Zaten plan iki ana unsurdan oluşuyordu. Bunlar Barzani ve Talabani ikilisini tanı, PKK'yı beraber tasfiye et. Plan yarı yarıya gerçekleşti. Irak'ın kuzeyi ile diplomatik ilişkiler kuruldu, Talabani ve Barzani Türkiye'ye geldi, üst düzeyde ağırlandı vs. Ancak planın asıl unsuru olan PKK'nın tasfiyesi gerçekleşmedi. Çünkü, ABD'nin planladığı “açılım”, özellikle “Habur rezaleti”nden sonra kamuoyunun direnciyle karşılaştı. O zaman da açılım tıkandı. PKK'ya ihtiyaç vardı. Günümüzdeki saldırı da belki bu nedenle planlandı. Yeni bir Dağlıca yaratmak amacı taşıyordu. Biz şimdilik bu kadarını çözebildik.


Şifrelerin devamını en iyi bilenlerden biri olan Aysel Tuğluk'a gelelim yeniden. Tuğluk o açıklamadan sonra bir daha bu yönde hiçbir konuşma yapmadı. Birileri mi susturdu, yoksa Tuğluk bunları açıklamaktan vaz mı geçti bilinmez. Ancak Tuğluk konuşursa, günümüzün çok daha iyi anlaşılacağına inanıyoruz.

Hiç yorum yok: